AİLE (OCAK) , YAŞLILAR VE HUKUK

Türkiye Anayasası ve Türk Medeni Kanunu, çeşitli maddelerinde, aile adı altında Türk toplumunun çekirdeğini, yani Ocak dememiz gereken kurumu ( müessese) hukuki boyutu ile normların çatısı altına almıştır. Anayasa’ da toplumsal kurum olarak, Türk Medeni Kanunu ve Türk Borçlar Kanunu’ nda, 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun, 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun, Ailenin Korunmasına Dair Kanun’ un Uygulanması Hakkında Yönetmelik ve keza Usül Hukukunda miras, soybağı, mal rejimleri, akrabalık, hısımlık, evlat edinme,  evlilik, nişanlılık, boşanma, nafaka, tazminat,  çocuk hakları, kadın hakları,  aile içi şiddet, velayet, vesayet, kanuni temsilcilik,   hak ve fiil ehliyeti gibi olgularda Ocak ( aile) değişik fonksiyonları ile ele alınmıştır.

Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’ nun esas konusu da aile olması gerekirken, burada bir hukuki boşluk olduğu kanaatindeyim. Anayasa’ nın 20 nci maddesine göre, KVKK’ nda ıslah yapılmalıdır. Çünkü, kişisel verilerin biyolojik ve eşyasal hafızası ailedir. Mahremiyetin kaynağı ailedir. Aile bireyleri, aile içi kişisel bilgilerin canlı hafızaları olduğu gibi, çeyiz sandıklarında, özel başucu kasalarında, yatak odası ve elbise dolaplarında, ziynet eşyalarında, hatıra defterlerinde, günlüklerinde, çantalarında, ceplerinde, bilgisayarlarında, sohbetlerinde, sofralarında yaşayan ve arşivlenmiş özel kişisel veriler varlığını sürdürmektedir. Sadece bir hırsızın eve girdiğinde, konut dokunulmazlığı yanında kişisel verileri de nasıl ihlal ettiğini bu sebeple de Özel Kişisel Verilerin ele geçirilmesinden de ceza hukuku açısından yargılanması gerektiği, eve ve apartman koridoruna gizli ve açık kamera yerleştirilmesi halinde kişisel verilerle ilgili teşebbüs de dahil her türlü ihlalin söz konusu olup, ceza yaptırımlarının düzenlenmesi ya da bu boyutuyla ıslah edilmesi gerektiği, ya da bir ailenin kızının kaçırılması sözde evlilik amaçlı alıkonulması bunun rızai ve ya rıza dışı olmasının bir önemi olmadığı, kişisel özel verilerin çalınması ile eşdeğer olduğu, kız kaçırmanın aile mahremiyetine doğrudan tecavüz olduğu, bu çağda böyle bir konunun evlilik boyutuyla medeni hukukun konusu olmaktan ziyade,  her halde aileye yönelmiş hukuki ve psikolojik şiddet ve özel kişisel verilere tecavüz olduğu, ağır yaptırımlar getirilmesi gerektiği, ya da hanelere yaşlıları ikna ile konutuna girerek, fal-büyü-ruh çağırma-şeytan kovma-cin çıkarma-ziynet dolandırma işlerini yapanların, öncelikle kişisel verilerin mahremiyetini ihlal ile ve anayasanın 20 ve 41 nci maddelerinin doğrudan ihlalinde bulunmaktan bu konuda çıkarılacak ağır cezai yasa ve yaptırımlarla karşılaşmaları gerektiği, toplum sağlığının da tesisi açısından bunun önemli olduğu, hem akademik ve hem de kanun yapma açısından öncelik taşıyan yapıda sorunlardır.

Aile, hukukun en özgün konusudur. Hukuk, toplum uzlaşmasının kurumsal yapısı olduğuna ve aile de toplumun çekirdeği olduğuna göre, aslında hukukun merkezinde de aile vardır. Aile temel insan ve birey demektir. Aile dışında birey olağan dışıdır. Aileyi salt birey düzeyinde ele almak, atomu parçalamak gibidir ki, bu eylem malum temel özelliklerin, maddenin özünün yok edilmesi anlamı taşır.

Anayasa’ nın 41 nci maddesi ailenin korunması ve çocuk hakları ile ilgilidir; “ Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar. (Ek fıkra:7/5/2010-5982/4 madde) Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkca aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir. Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.”der.

Anayasa’ nın 20 nci maddesi;”Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. (Değişik:3.10.2001-4709/5 madde) Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça, kimsenin üstü, özel kağıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hakimin onayına sunulur. Hakim, kararını el koymadan itibaren kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde el koyma kendiliğinden kalkar. ( Ek fıkra: 7.5.2010 –  5982/2) Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir” demektedir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’ nun “Birliğin Korunması” başlıklı 195 nci ve devamı maddelerinde  “aile birliği’ nin korunması “ esas alınmıştır. Medeni Kanun bakımından yok hükmünde olan ve Ceza Hukuku açısından ise suç olan imam nikahı gibi birlikteliklerin Türk aile kurumunun en büyük sancısı olduğu ve Kadın Hakları boyutu ile, nikahsız eşlerin sadece birlikte yaşam ile dahi şiddet mağduru olduklarının kabulü ile etkin cezai ve idari tedbirlerin üretilmesi gerekmektedir. Sosyal tamir olarak, sığınma evlerinde zorunlu ikamete tabi tutulması gereken kuma tabir edilen nikahsız eşlerle diğer birlikte yaşayan kadınların cinsel istismarın kurbanı sayılarak rehabilitasyona tabi tutulmaları incelenmesi gereken bir konudur. Aile kurumunun bir canlı organizma olduğu kabul edilerek, nikahsız birliktelikler ve eşcinsel birlikteliklerin aile kabul edilemeyecekleri ve aynı hane halkı olarak tabir edilmelerinin vehameti, öne alınması ve yasal önlemlerin getirilmesi şart olan konulardır. Ailenin dokuları içinde sapık veya çok eşlilik gibi birlikteliklerin yeri olmayacağı, bu ihlalleri bünyenin hastalıklı dokusu kabul edilerek, temizlenmesi Anayasa teminatı olarak kabul edilmelidir.  Türk Ceza Kanunu’ nun 102 nci maddesi, aile içi bir şiddetten ziyade bir aile sağlığı sorunudur. Aile sağlığı ile ilgili hukuki norm özelliği taşıyan rehabilitasyon ve tedavi yaptırımları aileyi koruma kapsamında öne çıkarılmalıdır.

Sosyal Devlet ilkesi, doğrudan aileyi koruma temel amacından beslenmelidir. Tüm sosyal hastalıkların sebebi, sağlıklı olmayan aile yapılarıdır. Sosyal Devlet, Türk ocak (aile) yapısının temel dinamiklerini sosyal bilimler açısından değerlendirip, kurallarını normlara taşımalı, dede ve neneleri kapsayan organik yapıyı teşvik eden tedbirler almalıdır. Dede ve nenenin büyük aileyi ve bu kapsamda hısım ve akraba bağını güçlendirici ve sosyal yansımalarını koruyucu rolleri güncellenmeli ve güç kazandırılmalıdır. Dede ve nenelerin yeri huzur evleri veya yalnız başlarına bırakıldıkları kalan hayat olmamalıdır. Saygı ve mensubiyet şuurunun merkezinde dede ve neneler bulunmaktadır, güçlendirilmiş rolleri devletçe tanınarak, meşru sınırlarda tutulmalı, etkinliklerinin akıl sıhhatleri yerinde oldukça var olması teşvik edilmelidir. Yaşlılar, aile içinde ve atmosferinde kaldıkları sürece, genç fevriliği ve sapmalarının azalacağı, yumuşak geçişlerin ve aile içi denkleştirmelerin kolaylaşacağı göz ardı edilmemelidir. Aile sadece hukuki normlarla kontrol altında tutulamaz, his-duygu bağının farklı dinamikleri vardır. Sağlıklı olan ve batıl olmayan, müsbet duyguları besleyen örf ve adetlerin manevi boyutu hukuk normlarının üzerinde etki kaynaklarıdır. Ailenin ve dolayısıyla toplumların buna ihtiyacı vardır. Bir arada yaşayamayan aileler, bir arada yaşama kültürü taşıyan toplumların oluşmasına katkı sağlamaz, sabote eder. Sosyal Devlet, emekli olsun ya da olmasın yaşlı ebeveynlerin yani dedeler ve nenelerin ekonomik düzeylerini yüksek tutacak tedbirler almalı, bunu aileden koparan çözümler arayarak yapmamalıdır. Huzur evleri, batı tipi refah toplumlarının, materyalist yapısına uyar ama Türk aile yapısını bozar. Son Koronavirüs sınavında gördüğümüz gibi, yaşlıları Türk toplumu artık tanımamaktadır, sık görmemektedir ve geçici bir statünün bireyleri olarak görmektedir. Sanki genç statüde bulunanlar ebedi yaşayacakmış gibi, yaşlıların adeta yaşayacağı günleri fazladan saymaktadırlar. Unutulmamalıdır ki, yaşlılar toplumun sosyal hafızalarıdır ve o hafızaların okunabileceği şartlar sağlanmalı, birikimleri aile altsoylarına aktarılmalıdır.

Anayasa’ nın 10 ncu maddesinde; birey eşitliği açıklanırken, (Ek fıkra: 7.5.201 – 5982/1 maddesi) “Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz” diyerek, yaşlılar ve çocuklar için de alınması gereken sosyal ve iktisadi tedbirleri işaret etmektedir. Anayasa’ nın 61 nci maddesinde;” Yaşlılar Devletçe korunur, yaşlılara devlet yardımı ve sağlanacak diğer haklar ve kolaylıklar kanunla düzenlenir” der fakat burada ıslah gerekmektedir. Çünkü, yaşlılar kesinlikle aile bireyi olarak ele alınmalı ve aile içinde ve üzerinde rol biçilerek, desteklenmelidir. Aile sağlığı ve güvenliği kurumu oluşturulmalı, Türk aile yapısı dinamikleri içinde sistem kurulmalıdır.

Cumhuriyet ile birlikte yaşanan süreçte Kurtuluş Savaşı sonrası yaşlı sayısındaki büyük düşüş ve bu safhadaki ekonomik yoksulluğun sonucu olan erken yaşta yaşlanıp ölme çokluğu, sonuçta hayat standardı düşüklüğü nedeniyle yaşlı kesimin azlığı, yaşlıların toplum içinde varlığının hissedilmesini de hemen hemen yok etmiştir. Batı ülkelerinde yaşlanan nüfusun fazlalığı sosyal destek programlarının erken ele alınmasını ve kurumların oturmasını sağlamışken, Türkiye Cumhuriyetinde yavaş yavaş artan hayat standardının yaş ortalamalarının yaşlılar lehine artmasını da beraber getirmiştir. Altmış yaşını çokca görmeyen dönemlerden, seksenli yaşlara ulaşan yaşlı insanların çoğaldığı dönemlere gelinmeye başlanmıştır. Bu durumda da, yaşlıların hissedilen varlığının toplum sağlığı açısından önemi görülmeye başlanmış ve batı versiyonlu çalışmalar çoğalmıştır. Burada, yanlış olan süzülmeden taklit ve iktibas edilen düzen, kurum ve normların, yaşlıların aile içinde kalarak sorunlarının çözümlerini sağlamadığıdır.

Anayasa’nın 56 ncı maddesinde “sağlık ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı”, 57 nci maddesinde yer alan “konut hakkı”, 59 ncu maddesinde yer alan “Devletin her yaştaki Türk vatandaşlarının beden ve ruh sağlığını geliştirecek tedbirleri alma yükümlülüğü”, 60 ncı maddesinde  yer alan “sosyal güvenlik hakkı”, 61 nci madde uyarınca”yaşlıların devletçe korunması yükümlülüğü” devlete etkin görev yüklemektedir.

Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) Müsteşarlığı Sosyal Sektörler ve Koordinasyon Genel Müdürlüğü’ nün koordinatörlüğü ve Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’ nun işbirliği ile Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu, çeşitli kamu kurum ve kuruluşları, üniversite ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan “Ulusal Komite” Nisan 2004 yılında başlattığı çalışmalarını 2005 yılında tamamlayarak “Türkiye’ de Yaşlıların Durumu ve Yaşlanma Ulusal Eylem Planı” nı hazırlamıştır.  Bu planda da, öne çıkan kuşku, yaşlılarını yeterince yaşamadıkları için tanımayan ve kıymetlendirmeyen bir dönemden geçildiği hemen akabinde gelişen refah seviyesiyle artmaya başlayan yaşlı nüfusa kesif çoğunluğun bakış açısının, yaşlıyı ölümle bağdaştırma-geçici yük olarak görme-yalnızlığa itme olgusuyla eşdeğer tutma halinin mevcudiyetidir. Bu beraberinde sağlıksız yaşlılar olgusunu da getirmektedir. Sağlıklı yaşlılar ancak, kendilerine sağlanacak psiko-sosyal, ekonomik ve fizyolojik yöndeki destek hizmetleri ve dinamik aile bireylerinin yani evlat gibi yakınların ilgi ve destekleriyle mümkündür. Geleneksel saygı duyma ve koruma borcunun işlevi canlandırılmalıdır. Bu konuda, Sovyeler Birliği dağıldıktan sonra bağımsız olarak kurulan Türk soylu Cumhuriyetlerdeki, “aksakallar” müesseselerinin sosyal rolü incelenerek, sosyal yapıdaki değerinin analizi gibi çalışmalar görülmemektedir. Halbuki, bu Cumhuriyetler birçok pozitif gelenekleri dondurulmuş halde kalmış ve bugün değer ifade eden aile kurumu özellikleridir. Sosyal toplum kuruluşuna dönüştükleri örnekler vardır. Yaşlanma bireysel olmakla birlikte, toplumsal değerler ve diğer etkenler, toplumda yaşlı ve yaşlılığa verilen değeri ve yeri belirlemektedir. Yaşlılık, yaşamın diğer evreleri gibi doğal, kaçınılmaz ve tüm insanlar için geçerli olan bir durumdur. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’ nün yaptığı bir ayırıma göre; 45-59 yaş arası orta yaş, 60-74 yaş arası yaşlılık, 75-89 yaş arası ileri yaşlılık, 90 ve üstü ise ihtiyarlık kategorisine alınmıştır. Bu biyolojik statülemedir. Ancak, ekonomik açıdan iş gücüne katılım veya dışında kalma materyalist batı statülemesinde öne çıkan nitelemedir. Yaşlılığın demografik, ekonomik ve sosyo-kültürel yapısı vardır,  bu endüstrileşmiş batı toplumlarıyla aynı bakış taşımamıza engeldir. İşin tıbbi boyutu ülkemiz açısından daha önemlidir. Yaşlılık tıbbi zaafiyet demektir ve sağlık müdahalelerine öncelikli açık olmayı beraberinde getirmektedir. Tıbbi zaafiyet hem yaşlının ekonomik gücünün azlığı ile oranlı olarak fazla ve hem de devletin Sosyal Sağlık Hizmetlerine ayırabildiği bütçe ile oranlı bir sorundur. Bu yüzden ekonomik olarak desteklenen ve iş sahasında daha uzun süre tutulabilen yaşlı nüfus çokluğu sağlıklı toplum için gereklidir. Yaşlı nüfusu, aile içi ticari işletmeler ve tarım sektöründe rehabilitasyon destekli üretim faktörü olarak tutabilmek bizim toplumumuza özgü hayata geçirilmesi kabili tatbik bir yol olarak ele alınmalıdır. Yaşlılar kadın ve erkektir, eşittir ve ortak özellikler taşırlar. Yaş ilerledikçe cinsiyetin bir önemi kalmaz hatta çoğunlukla yaşlı kadınlar daha fazla akli ve fiziki beceriyi uzun süre taşıma şansı taşırlar. Bu bizim toplumumuzda daha belirgindir, erkekler daha fazla hırpalandıkları iş hayatının etkisiyle daha hızlı yaşlanırlar, bunun olumlu yanı erkek ve kadın yaşlıların bilgi ve becerilerinin dengeli olması ve değerlendirilebileceğidir. Çalışan ve çalışma ortamı sağlanmış,eğitimle desteklenerek iş alanında tutulmuş yaşlılar daha huzurlu ve sağlıklı bir yaşlılık geçirme şansına sahiptir. Bu konuda sosyal devlete büyük rol düşmektedir.

Her türlü sosyal yardım ve güvenlik hizmetlerini düzenlemek, muhtaç, yaşlı, çocuk ve özürlülerin bakımı, bir kuruma yerleştirilmesi ve rehabilitasyonu ile çalışma gücünden yoksun yoksul kimselerin sosyal güvenliğini sağlamak üzere 3017 sayılı Sağlık Sosyal Yardım Bakanlığı Teşkilat Kanunu’nun 17 nci maddesine istinaden 225 sayılı kanunun 4 ncü maddesi ile 1963 yılında Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü kurulmuştur. (Anayasa madde 61) ve bu kapsamda 2828 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu ile bir bütünlük içinde çalışma hedeflenmiştir. Huzur evleri yegane çözüm olmamalıdır, hatta tam çaresizler için elzemdir. Ama yaşlıların esas yeri aileleridir.

Türk toplumunda, şamanlık inançları döneminde inanç olarak, sonrasında gelenek olarak aksakallar ve ak saçlı neneler doğal şifacılar ve inanç önderleri olarak değerliydiler. Ocak yani ev ve otağlarda yaşlılar tüten ocağı temsil ederdi ve saygının merkezinde yer alırlardı. Oğuz töresinde yaşlılar yol gösterici ve denkleştirme hakemiydi. Kamlık ve atalık kurumu, o dönemde birlik ve itaatin teminatıydı. Yaşlılara hizmet veren ilk kurum Selçuklular döneminde onbirinci yüzyılda Sivas’ ta Reha Oğulları tarafından yaptırılan Darülreha (Huzurevi) olup, Mısır’ da Türk Erbil Atabeyi Muzaffereddin Ebu Sait tarafından yaptırılan Gökbörü tesisleri darülaceze ve dullar için barınma amaçlıydı. Memluklu Türkleri döneminde onüçüncü yüzyılda Kahire’ de açılan Seyfettin Kalavun Hastanesi ve tesisleri, dul kadınlara ve yaşlılara hizmet vermiştir. Eşlerini savaşlarda kaybeden dul kadınlar ve bakıma muhtaç çocukları için bu müesseseler o döneme göre oldukça gelişmiş kurumlardı. Osmanlı döneminde imarethaneler, aşevleri ve tekkeler muhtaç yaşlılara hizmet veriyordu. Ondokuzuncu yüzyıldan önce vakıfların yüklendiği bu görev, ondokuzuncu yüzyıldan itibaren kamu kurumlarına devredilmiştir.  Cumhuriyetle birlikte 1930 da yürürlüğe giren 1580 sayılı yasa ile ilk defa Belediyelere, yaşlıların korunması yaşlı evleri yapma ve yönetme yükümlülüğü getirilmiştir.  Yukarıda bahsettiğimiz 2828 sayılı kanunla kurulan (SHÇEK)Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu ile sosyal hizmetlere ilişkin faaliyetlerin, devletin denetim ve gözetiminde halkın gönüllü katkı ve katılımı da sağlanarak bir bütünlük içinde yürütülmesi esası getirilmiştir.  Bu kanunun 34 ve 35 nci maddelerinde”Açılacak özel kurumların açılış izni, standartları ve denetleme esasları bir yönetmelikle düzenlenir” denilerek, bu maddeler doğrultusunda Özel Huzurevleri ve Yaşlı Bakımevleri Yönetmeliği 3 Eylül 1997 tarihinde 23099 sayılı Resmi Gazete’ de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı çalışmalarında yaşlanma ile ortaya çıkan temel ekonomik sorun, yaşlı bağımlı oranının sosyal güvenlik sistemleri açısından getirdiği yük olarak görülmektedir.; “Emekli nüfusun şu an aktif olan nüfusa oranı olarak tanımlanan yaşlı bağımlılık oranıdır. Bu oranın 2011 yılında AB için %26,2’ den 2060 yılında %52i,6 ya ulaşacağı tahmin edilirken; Türkiye’ de 2011 yılında %10,8 olan yaşlı bağımlı oranının, 2030 yılında %15,1 ve 2050 yılında %28,7’ ye ulaşacağı beklenmektedir.(Eurostat,2013)

Türkiye’ de yaşlılara yönelik sosyal politikalar kapsamında; Yaşlanma olgusunun artmasıyla birlikte, “aktif yaşlanma” politikası öngörülmektedir. Aktif yaşlanma, yaşlıları ekonomik, sosyal ve kültürel hayatın içerisinde olabildiğince uzun süreli kalarak bu süreci yaşamalarını sağlamaya yönelik bir kavramdır. Ancak, bu konuda yaşlıları işçi olarak işletmelerde ve kamuda yıpratıcı işlerde uzun tutmak böylece SGK yükünü azaltmak hedeflenmemelidir. Yaşlıyı hala yaşadığı ve meşgale ile ömrünü uzatıp huzur bulabileceği sektör ve hizmetlere, özellikle de tarım merkezli bağ ve bahçe işlerine yönlendirmeyi, el sanatları ve atölye çalışmalarıyla üretken tutmayı hedeflemek esas olmalıdır. SGK merkezli bakış açısı sosyal politikaları yönlendirmekte, ekonomik kaygılar ön plana çıkmaktadır. Bunun sonucu olarak da, düşük emekli ücretli yaşlılar yani yoksul yaşlılar çoğalmaktadır. Türkiye’ de emeklilik yaşı yükseltilirken, batı merkezli politikalar esas alınmakta ama hayat standardı ve pahalılık gözetilmemekte, emeklini sadece yiyecek, içecek ve sağlık ihjtiyaçları göz önüne alınmaktadır. Ama, yaşlıların da tatil, seyahat, eğlence, turistik amaçlı ihtiyaçları vardır ve fakat bu bugünün emekli ücretiyle imkansızdır. Bu yüzden, emekliler için sosyal devlet imkanlarıyla ücretsiz ya da çok düşük ücretli tatil yapma, seyahat ve konaklama imkanları sağlanmalı, hatta sağlıkları için teşvik edilmelidir.

İş hayatında işverenin insafına bırakılan yaşlılar, ayrımcılığa maruz kalmakta, “gri tavan sendromu” denen olguyla karşılaşmaktadır. Yaşlıların gençlere göre daha az üretken oldukları, daha fazla ücret talep edecekleri, uyum güçlüğü çekecekleri ve daha az çalışmak istedikleri gibi haksız önyargılar iş piyasasına hakimdir. Ancak, sosyal devlet politikalarıyla ve yeni iş olanakları sağlanarak, yukarıda bahsedilen sektörlerde yaşlıların iş sahası genişletilmelidir. Özellikle yerel yönetimlerin park, bahçe ve bu uğraşıları kapsayan rehabilitasyon merkezleri kurarak, yaşlıları üretken tutmaları teminat altına alınmalıdır. Yaşlılar için Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesinde, sadece bu konuyla ilgili bir daire tesis edilmelidir. 2010 da yapılan ve yukarıda bahsedilen Anayasa’ nın 61 nci maddesiyle yaşlılara yönelik pozitif ayrımcılık ilkesine yer verilmiştir. O halde yaşlılara sahip çıkmak devletin sorumluluğunda ve temel bir hak olarak karşımıza çıkmaktadır. Barınma, sağlık, psiko-sosyal destek, sosyal ilişkilerin geliştirilmesi, aktivitelerin devamının sağlanması, beslenme, temizlik, boş zaman aktiviteleri sosyal faaliyetler ve diğer sosyal hizmetler sadece “huzurevi” kapsamında sınırlı kalmaktadır. Yaşlılar için çoğunlukla huzurevleri psikolojik açıdan fil mezarlığı’dır. Onların torunlarıyla lütuf olmayan şekilde bir kısım vakitlerini geçirmeleri için refah seviyeleri ve sosyal imkanlarının çeşitlendirilmesi gerekmektedir. Sağlam aile için iletişimi kopmamış yaşlılar elzemdir.

Türkiye’ de altmışbeş yaşı, yaşlılık statüsüne girmek için eşik değer olarak kabul edilmektedir. 2022 sayılı altmışbeş Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanun, kişilerin sosyal yardımdan yararlanması için altmışbeş yaşını doldurmuş olması gerektiğini belirtmektedir. 2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu’ na göre, bir kişiye sosyal hizmet verilebilmesi, kanunda belirtilen diğer şartlar yanında kişinin altmışbeş yaşını doldurmuş olmasına bağlıdır (ek madde 10) 4736 sayılı Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Ürettikleri Mal ve Hizmet Tarifeleri ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’ un 1/3 madde ve fıkrasına göre ise, Türk vatandaşı olan altmışbeş yaş ve üstü kişiler, demiryolları ve deniz yollarının şehir içi hatları ile belediyelere, belediyeler tarafından kurulan şirketlere, birlik, müessese ve işletmelere veya belediyeler tarafından yetki verilen özel şahıs ya da şirketlere ait şehir içi toplu taşıma hizmetlerinden ücretsiz olarak, demiryolları ve deniz yollarının şehirlerarası hattından ise, %50 indirimli olarak yararlanırlar. ( altmış ve altmışbeş yaş arası zorunluluk yok) Yaşlıların hak arama ya da talep konusunda çekingenliği vardır. Bunun psikolojik dayanakları vardır. Yaşlı fiziken ve ruhen zayıftır ama haklı bir ağırlık ve erdem iddiasına sahiptir. Bu yüzden objektif sosyal devlet desteği yani hukuki koruma olmazsa yaşlılar; ayrımcılık, yoksulluk, fiziki-sözlü-cinsel saldırı ve suistimal, ihmal, sağlık ve sosyal hizmetlere ulaşamama gibi tehliklere açıktır. Günümüzde özellikle dolandırıcılık mağduru olan çok yaşlı insan vardır, bunun esas sebebi uzun süren yalnızlık ve dert anlatamama durumlarıdır. Türkiye’ de ne yazık ki, kısmi iktibas ve çevirerek alma şeklindeki batı merkezli mevzuat, ihtiyaçları karşılamamaktadır. Türk insanının pratikleri vardır, çözümler de pratik ve etkin olmalıdır. Mahallelerin muhtarı vardır ama mahalle hukuki danışmanlık birimleri yoktur. Hukukçu sadece kanun bilen değildir, hukukçu sosyolojik, psikolijik, tıbbi öğrenim de almaktadır ama sosyal sistemlere dahil edilmemiştir. İl ve ilçe hatta mahalle seviyesinde aile sağlık hekimi statüsünde hukuki danışmanlık birimleri olmalıdır. Muhtaçların çat kapı girebilecekleri böyle bürolar olmalıdır, bu ihtiyari bir birim olmamalıdır. Gerekli alt yapı oluşturulduğunda “adli yardım” dan çok farklı olan bu danışma ve yönlendirme kurumu için çok sayıda ve yeterli hukukçu sağlanabilecektir. Uzlaştırıcı ya da arabulucu avukat gibi resmi statü tanınacak bu hukukçular özel bir sertifika programına da tabi tutulabilirler ve bu sorumluluk barolara verilebilir. Bu müessese ihdas edildiğinde görülecektir ki, bilinen tasniflerin dışında bir de hukuki yaşlılar vardır. Yani altmışbeş yaşında olmasa da ruh ve beden sağlığı olarak bir raporu olmasa da, hakim kararıyla yaşlı kabul edilebilecek insanlar vardır. Özellikle Türkiye gibi yaşlılarının eğitim seviyesinin düşük olduğu bir ülkede, salt bu nedenle yaşlılık hakkı doğacak altmışbeş yaş altı yaşlılar vardır.

Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin (İnternatinal Covenant on Civil and Political Rights) 5 nci maddesi uyarınca sözleşme hükümlerinin hiçbiri, bir devlet, kişi veya grup tarafından, hak ve özgürlüklerin yok edilmesi amacıyla bir tasarrufta bulunmasına veya bu hak ve özgürlüklerin sözleşmede belirtilenden daha geniş biçimde sınırlanmasına imkan verir tarzda yorumlanamaz.” Bizim 1982 Anayasa’ mızın 11 nci maddesi”Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.” Bu hukuk kurallarının içinde, dayanağını insan haklarından alan, temel hak ve özgürlüklerin de bulunduğu açıktır. Yaşlı hakları olarak ifade edilenler de temelde insan hakkı olup, Anayasa’ nın 90 ncı maddesi uyarınca,”usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” Buna göre, uluslar arası taraf olunan sözleşmelerin ve iç hukuktaki düzenlemelerin yaşlılara sağlayacağı hak ve korumaya kamu yanında özel sektörün de uyması gerekeceği söylenebilir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’ nun 408 nci maddesinde yaşlıların mali yönden suistimal edilmesini önlemeye yönelik hükümlere yer verilmiş olup, madde uyarınca yaşlılığı sebebiyle işlerini gerektiği gibi yönetemediğini ispat eden her ergin kısıtlanmasını isteyebilir. ( Bu yaşlının mamelekini koruma amaçlı bir maddedir.) Noterlik Kanunu Yönetmeliğinin 91 nci maddesinde de mali suistimali önlemeye yönelik düzenleme vardır. 5809 sayılı Elektronik haberleşme Kanunu’ nun 4 ncü maddesinde elektronik haberleşme hizmetlerinin sunulmasında ve bu hususta yapılacak düzenlemelerde teknolojik yenilikleri kullanılması da dahil olmak üzere engelli, yaşlı ve sosyal açıdan korunmaya muhtaç diğer kesimlerin özel ihtiyaçlarının dikkate alınması gerektiği belirtilmektedir. 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun’ un 37 nci maddesinde, Radyo Televizyon Üst Kurulu’ nun görevleri arasında, “Engellilerin ve yaşlıların yayın hizmetlerine ve yeni teknolojilere erişimini kolaylaştırmak amacıyla gerekli tedbirlerin alınmasını teşvik etmek” sayılmaktadır. 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’ un 61 nci maddesi”..tüketiciyi aldatıcı veya onun tecrübe ve bilgi noksanlıklarını istismar edici, can ve mal güvenliğini tehlikeye düşürücü, şiddet hareketlerini ve suç işlemeyi özendirici, kamu sağlığını bozucu, hastaları, yaşlıları, çocukları ve engellileri istismar edici ticari reklam” yapılması yasaklanmıştır.

Türkiye’ de 18-24 Mart “Yaşlılar Haftası”, 1 Ekim “ Dünya Yaşlılar Günü”, 15 Haziran “Dünya Yaşlılara Yönelik Suistimallerin ve Kötü Muamelelerin Önlenmesi” ve 28 Nisan “Avrupa Nesiller Arası Dayanışma Günü” olarak kutlanmaktadır. Tüm bu günler, yaşlı sorunlarına toplum duyarlılığını artırmak amacıyla kabul edilmiştir. 

Bu makaleyi, 2020 yılı Koronavirüs kurbanı ve bu çerçevede haksız fiil mağduru yaşlılara ithaf ediyorum.

Alpertunga Budak
Avukat
Alpertunga Hukuk & Danışmanlık Bürosu